25 Mayıs 2017 Perşembe
Yüksel Yılmaz

Yüksel Yılmaz

sijoyukselyilmaz@windowslive.com

Çıktı Al

Tüm Yazılarını Listele

Bu hale nasıl gelindi?

Yüksel Yılmaz

10 Aralık 2016 tarihli yazısı

Osmanlı dönemindeki millet sistemi halkları ırklarına değil, mezheplerine göre ayırmış ve özellikle Sünni Müslümanlar padişahın adamları olarak imtiyazlı görülmüşlerdir.  Hıristiyan ve Yahudilere hatta Sünni olmayan Müslümanlara göre daha büyük ayrıcalıklara sahip olmuşlardır. Çünkü Sünni âlimler tam da Saltanatın ve Hanedanlığın istediği gibidirler. Osmanlıda etnik bir sistem olmadığından siyaset etnik milliyetçilik üzerine oluşturulmamıştı. Osmanlı dönemindeki isyanlar aşiret veya dini isyanlar şeklindedirler. İmparatorluğun dağılışından sonra Türkiye Cumhuriyeti ulus-devlet ilkesine göre kurulunca Osmanlı İmparatorluğu’ndaki düzen bozulmuştur. 1924 Anayasasına göre Türk olmak vatandaşlık bağına bağlandı yani her vatandaşla “Türk” dendi. Türkleştirme politikasıyla yerleşim isimleri Türkçeleştirildi. Okul ve resmi dairelerde Türkçe konuşmak zorunlu oldu. Türk Tarih Tezi oluşturularak Anadolu halklarının çok büyük bir bölümünün Türk kökenli oldukları iddia edildi. Medrese ve diğer kurumların da kapatılmasıyla hem Kürt kimliğinin ifade alanı daraldı hem de mezhepsel ve dini ibadetler kısıtlandı. Diğer dil, kıyafet, kültür ve isimler de kısıtlandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında Doğu Anadolu’daki aşirete dayalı yapı Batı Anadolu'ya nispeten çok daha etkindi. Kürtler, Zazalar, Türkmenler, Araplar aşiret çatısı altında örgütlendiler. Kemalist Hükümet, Doğu'da aşirete dayalı yapıyı bozmak ve buradaki vatandaşları devlete tamamen bağlamak istedi. Nihayet düzen ve çıkarları tehlikeye giren dini veya aşiret grupları ayaklanmalara öncülük ettiler. Koçgiri, Şeyh Said, Dersim, Nasturi ve Ağrı gibi isyanların nedeni dini veya aşiret çıkarlarının tehlikeye girmesiyle açıklanabilir.

 

Siyonizm kendilerine hizmet eden masonlar eliyle dünya ülkeleriyle adeta satranç oynar ve genellikle kazanır. Nerede, kiminle, hangi tuşa basılması gerektiğini iyi hesap eder. 70’li yılların başı tahrik için gayet uygundur. 1973’te Abdullah Öcalan liderliğinde bir grup Kürt kimliği üzerine bir deklarasyon yayınlar. Ali Haydar Kaytan, Cemil Bayık, Haki Karer ve Kemal Pir'in başını çektiği bu grup kendilerini “Kürdistan Devrimcileri” olarak adlandırırlar. Niçin gerekmiştir? Gerekçeleri ne kadar geçerlidir? Sonuçlarına katlanmaya değecek midir? 1974’te bu grup, Kürt hakları adına bir hareket oluşturma kararı aldı. Grup üyeleri çeşitli şehirlere dağılarak Kürt hakları için öğrenci organizasyonları oluşturdu. İşçi ve çiftçilerden destek almaya çalıştı. Irk gibi zaafları kaşıdı. 1977 ve 1978’lerde Doğu ve Güneydoğu’daki pek çok vilayete çeşitli seyahatler gerçekleştirdi. Onlar toplantılar düzenlerken henüz bölünmek istemeyen halk insanı onlar için tehlikeliydi. Zaten bu sırada grup üyeleri saldırıya uğradılar.

 

27 Kasım 1978'de Lice'nin Fis köyünde PKK resmen kuruldu ve Alevi Kürtlerinin katledildiği “Maraş Katliamı”na yakından ilgi gösterildi. Türk güvenlik güçleri sağcı gruplar ve Kürt toprak ağalarıyla çatıştılar. Sağcı-solcu çatışmalarında solcuların tarafını tuttular. 1979’un yazında PKK lideri Abdullah Öcalan Lübnan ve Suriye'ye giderek Filistin ve Suriyeli liderlerle bölücü görüşmeler yaptı. Nasıl olsa akacak olan kan Arap kanı değil, ziyadesiyle Türk ve Kürt kanıydı. Lübnan ve Suriye buna ve kendi çıkarlarına baktı. Dış güçlerin de desteğiyle PKK üyeleri buralardaki kamplarda eğitim gördüler. Hatta Lübnan İç Savaşında Suriye rejimiyle beraber savaştılar.

 

1980 askeri darbesinde pek çok PKK üyesi tutuklanarak cezaevlerine kondu. Ülke karışır da onlar eksik olurlar mıydı? PKK üyelerinin de kaldığı Diyarbakır Cezaevi adından işkencelerle söz ettirdi. Bendeniz kime olursa olsun idamına bile razı olurum ama asla işkence edilmesine razı olamam. Bu yanlış yöntemler terör için caydırıcı değil, azdırıcı olmuş olsa bile kan ve gözyaşı üzerine organize olmanın bahanesi olamaz; nihayetinde çoluk-çocuk ve bebek katilidirler, canidirler. 1982’nin Ağustos’unda PKK, Suriye’nin Dera kentinde yaptığı bir toplantıda Türkiye’de ‘bağımsız Kürt devleti’ kurmak için “gerilla savaşı” başlatma kararı aldı. 21 Mart 1982’de PKK üyesi Mazlum Doğan'ın cezaevinde kendini yakmasıyla başlayan isyan sonucu PKK üyeleri açlık grevine başladı; hatta bir kaçı hayatlarını kaybettiler.

 

PKK ilk saldırısını 25 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’ye gerçekleştirdikten iki gün sonra da Siirt’te bir polis karakolu hedef aldı. 1990’da dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal, PKK’yla müzakereyi kabul etti. O dönemde barış müzakerelerine Türk politikacılar ve PKK sıcak bakmamıştı. 1993’te Turgut Özal ve Eşref Bitlis önderliğindeki barış görüşmeleri sonucunda 20 Mart 1993'te ateşkes ilan edildi. Özal barış planı üzerinde çalışırken vefat etti (17 Nisan) ve planlanan barış planı yürürlüğe giremedi. 24 Mayıs'ta PKK’nın saldırısıyla ateşkes sona erdi. PKK komutanlarından Şemdin Sakık sonrasında 24 Mayıs pususunun PKK’nın değil, devlete ait Doğu Çalışma Grubu isimli gizli bir örgütün saldırısı olduğunu iddia etti. Yöntem hataları oluyordu çünkü Süleyman Demirel'in cumhurbaşkanlığı ve Tansu Çiller'in başbakanlığı dönemlerinde rahmetli Özal'ın karşı çıktığı 'şiddet yolu' sergilenmiş ve PKK'nın askeri yöntemlerle yok edilmesi hedeflenmişti. Barış planı rafa kaldırılmıştı; çünkü onlara göre bu iş başka türlü çözülemezdi. 1992-95 arasında PKK'ya karşı köyler boşaltılmış ve halkın köy korucusu olması teşvik edilmişti. Köyler havadan bombalanmış ve PKK'lıları önlemek için ormanlar yakılmıştı. Bu dönem çatışmaların en yoğun yaşandığı yıllardı.

 

1980'den beri Suriye'de bulunan Öcalan, Türkiye'nin yoğun baskıları sonucu Suriye'den çıkartıldı. Önce Rusya, sonra İtalya, Yunanistan ve Kenya'ya giden Öcalan 15 Şubat 1999'da Nairobi'deki Yunanistan Büyükelçiliğinde yakalandı ve Türkiye'ye getirildi. Yakalanmasından sonra Eylül 1999'da PKK tek taraflı ateşkes ilan ederek tüm güçlerini Türkiye Cumhuriyeti topraklarından çekerek Kandil dağlarında üsleneceklerini açıkladı. Şubat 2000'de ise PKK resmi olarak savaşın sona erdiğini açıkladı. Zira dış desteklerden gelecek yardımlarla toparlanması gerekiyordu. Ayrıca ordu içinde de bugün FETÖ adı verilen bir iç destek olabileceği ise ancak bugün görülebiliyor.

 

Özal’dan sonra nihayet Erbakan ve Erdoğan’dan başka yumuşama politikası güden olmadı. Yumuşama neden gerekliydi? Çünkü geçmişte Güney Doğu konusunda politikacıların hataları olmuştu ve aynı hatalar artık yapılmayacağından tahrik edilerek kandırılanlara bir şans verilmeliydi. Ayrıca bu vatanın evlatları dış güçlerin desteğiyle hırpalanıyor, sakat kalıyor ve öldürülüyorlardı. Sosyo-psikolojik anlamda bir travma söz yaşanıyordu. Bunun farkında olmayan PKK’lıların, ordu içindeki hainlerin ve Demirel gibi basiretsiz politikacıların politik hataları Erbakan’ın siyasi başarılarını bile geçebilir… Fakat Erdoğan’ın tüm çözüm teşebbüslerine, tanıdığı imkân ve fırsatlara rağmen PKK’nın hala bildiğini okuması ordumuzun itibarını sarsmaması adına şiddetten başka çıkış yolu bırakmamıştır. Kürtler ülkemizde Türklerden daha az bir hak sahibi olduklarını –hiç olmazsa bu Hükümet döneminde- iddia edemezler. Vatandaşlık hakları eşittir. Eğer mesele şikâyetse Türklerin de şikâyeti vardır. Ülke dört dörtlük değildir ve asıl olan hak eşitsizliğinin olmamasıdır.

Yorum Yaz

Adınız :

Yorumunuz :

Okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan gazetemiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Kocaeli Bizim Yaka Gazetesi

Karabaş Mah. Şehabettin Bilgisu Cad. Cebesoy Sok. Esentığ Apt. Kat: 1 (Eski Valilik Karşısı) İzmit KOCAELİ

İzmit Telefon: (0 262) 325 41 00

Bu sitenin sahip olduğu tüm resim, yazı ve makale hakları Bizim Yaka Gazetesi'ne ait olup kaynak gösterilmeden izinsiz bir biçimde kullanılamaz.
Ramada romatem Sanberk_yan Çakır Ayakkabı İBRAHİMOĞLU 2017 konak_dr ACARLAR TURİZM YENİ
Ekcan Başiskele Sigorta UstGrup cemtur son reklam kesmar Beykar Hazal parke